Zamanın Kokusu Kitabı Üzerinden Hızlı Yaşam

 Zamanınızın hızlandığını mı hissediyorsunuz? Cevap evetse çok sorun etmeyin, günümüzdeki çoğu insan bunu hissediyor ama “Hayatın hızlandığı hissi, amaçsızca dönüp duran zamanın yol açtığı bir duygu aslında.” Gün 24 saat, zaman aynı zaman sadece onu değerlendiriş biçimimiz farklı. Pandemi 5 sene önceydi. Türkiye’ye internet ilk kez 32 yıl önce geldi. İlk dizüstü bilgisayar 46, ilk cep telefonu 52 sene önce ortaya çıktı. Her gün uyandığımızda yeni teknolojiler icat edilmiş ve diğerleri eskimiş oluyor. Hızlanan çağda hızlı hissetmemiz çok normal.  

“Günümüzün zaman krizinin önemli nedenlerinden biri, vita activa'nın, eylemlilik yaşamının mutlaklaştırılması. Gündelik hayattaki aşırı hareketlilik, insan yaşamındaki tefekkür unsurunu, durma becerisini ortadan kaldırıyor. Dünyanın ve zamanın kaybına yol açıyor. Dahası, esas sorunun da üzerini örtüyorlar. Vita Contemplativa'nın canlandırılması zorunlu.” yani derin düşünmeyi. Farkında mısınız o kadar şeye yetişmemiz gerekiyor ki artık hiç düşünmüyoruz. Düşünmemize zaman kalmıyor. Oysa düşünmek için boş zaman gerek. Felsefe bu şekilde ortaya çıkıyor zaten, boş zamandan. Boş zamanı olmayan insan nasıl düşünsün? 

Şunu da atlamamak gerek boş zamanı kullanabilmek de önemli. Senin hiçbir sorumluluğun yok ve bu zamanı sosyal medyada geçiriyorsun, dizi izliyorsun, kitap okuyorsun, spor yapıyorsun, geziyorsun, dedikodu yapıyorsun, oyun oynuyorsun, birileriyle konuşuyorsun ya da dinleniyorsun, oturuyorsun, düşünüyorsun. Bunların hepsi yapabileceğin şeyler ama burada da senin neyi seçtiğin önemli.  

Olabildiğince çok şey deneyimlemek istiyorsun ve tüm boş zamanı aktivitelere ayırıyorsun. Deneyimlemek istediğin çok fazla şey var ve ölmeden önce bunları yapmak istiyorsun. Bingo! Ölüm. Öleceğin için mi hızlı yaşamaya başlıyorsun?  

Chul Han bunu reddediyor. Ona göre; “Olayların uzun bir liste oluşturacak şekilde sıralanması ile ilginç bir öykü elde edilemez. Ama çok kısa bir anlatı gayet ilgi çekici olabilir. Benzer şekilde, kısa bir hayat da vaadi yerine getirilmiş bir hayat idealine ulaşabilir.” 

Yani diyor ki hayatımı yaşayacağım diye çok şey deneyimlemene gerek yok. Az ve öz olsun, anlamlı olsun. Buna bir ölçüde katılıyorum bir ölçüde katılmıyorum. 10 tane bana hiçbir şey katmayan, zevk almadığım kitap okuyacağıma 1 tane beni çok etkileyen, düşüncelerimi değiştiren, beni aydınlatan bir kitap okumam kesinlikle çok daha iyi. Bu film, dizi, gezilecek bir yer, belki sohbet ettiğimiz birinde bile geçerlidir. Ama 22 sene boyunca tek yaptığı şey ders çalışmak olan biriyle kıyasladığında kötü de olsa başka alanlarda deneyim elde etmiş insan daha iyi yaşamış değil midir? Ya da 40 sene boyunca aynı işte çalışan, aynı görevleri yapan, monoton bir hayat yaşayan birindense farklı alanlarda tecrübe edinmiş, sadece yaptığı işi değil de başka işleri de yapabilecek bilgisi olan insan daha iyi hayat yaşamamış mıdır? Doğumundan ölümüne kadar aynı mahallede yaşayıp il dışına hiç çıkmamış bir insan, 10 il gezmiş bir insandan nasıl daha iyi bir yaşam sürmüş olabilir? 

Bu arada bu dediklerimi yaparken mutluluk, huzur falan bunları hesaba katmıyorum. Sadece örnek verdiğim konular üzerinde hesap yapıyorum. Bu durumda da az, özdür diyebilir misin? 

Bu arada yazar kitabın devamında şunu söylüyor: “Zamanı anlamlı kılan şey Aynının sonsuz tekerrürü değil, değişim olasılığıdır.” haydaaa o kadar şeyi boş yere mi söyledik? Neyse diyordum ki yine sinir bozucu bir anlatıma denk geldim. “Daha hızlı yaşamaya çalışan herkes nihayetinde daha hızlı ölecektir. Hayatı daha doyurucu hâle getiren şey olayların toplam miktarı değil, sürem deneyimidir... Hızla yaşanan ve hiçbir şeyin uzun kalmadığı, yavaş hiçbir şey içermeyen bir hayat, hızlı, kısa vadeli ve kısa yaşanan deneyimlerle nitelenen bir hayat, 'deneyim oranı ' ne kadar yüksek olursa olsun, kısa bir hayattır...” 

 

 

Sonrasında da deneyimler üzerine ara verilmesi gerektiğini söyler. “Aralıkların tek etkisi geciktirme değildir. Bir yandan da düzenleme ve yapılandırma işlevleri vardır.” 

 

Baudrillard da aynı konuda şunu söylemiştir; olayların tarih oluşturacak şekilde katılaşması veya yoğunlaşması için "belli bir yavaşlığa" ihtiyaç var­dır. 

 

 

Toparlayalım şimdi. Çok fazla anlamsız deneyim iyi değil ama hep aynı yerde kalmak da iyi değil. O zaman ne yapacağız? Anlamlı deneyimleri çoğaltacağız.  

“Zaman bir hedefe doğru ilerlediği sürece anlamlıdır.” 

 

Şimdi başka bir duruma gelelim. Değişimin düzeni bozması. Çoğu insan düzen bozulmasın diye farklı bir şeye yönelmiyor zaten. En iyi yol bildiğim yoldur diyor, ot gibi yaşıyor. Burada da filozofumuz diyor ki: “Hareketler ve değişimler bir düzensizliğe yol açmaz, sadece başka, yeni bir düzen yaratır.” Yeni bir düzen korkunç gelebilir ama korkuyoruz diye yapmayalım mı? 

 

Dünyadaki değişimlere baktığımızda ateşin, tekerleğin, yazının, paranın icadı bile yüzlerce yıl almıştır. Oysa günümüzde sürekli değişen ve eskiyen bir teknoloji vardır.  

 

“Modern teknoloji insanı yeryüzünden uzaklaştırır. Uçaklar ve uzay gemileri yeryüzünün yerçekimini insanın elinden alır. Yeryüzü uzaklaştıkça küçülür. Böylelikle insanı yeryüzüne yabancılaştırır. İnternet ve elektronik posta coğrafyayı, hatta yeryüzünü ortadan kaldırır. Modern teknoloji insan yaşamını yeryüzünden yoksun bırakır.” Şu an dünyanın öbür ucuna bile kısa bir sürede gidebiliyoruz. Uçaklar arabalar icat edilmeden önce bu yolculuk aylar alıyordu. Şu an bir yolculuğumuzun bu kadar uzun süreceğini söyleseler deliririz değil mi? Eskiden bir mektup gönderip haftalarca cevap gelmesini beklerdik, şimdi bir mesaja iki hafta sonra cevap verildiğini düşünebiliyor musunuz? Eskiden insanların birbirine yazdığı mektuplardan kitap oluşturmuşlar ve onları okuyan insanlar çok beğenmiş. Şu anki mesajlarınızın kitaplaştığını düşünsenize. Rezillik.  

 

Bu değişime biraz daha yakından örnek verelim. Telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar... Hep bir üst modeli çıkıyor değil mi? Ve her çıktığında eski modeller çok daha eskiyor oysa eski değil ki. Altı aylık bir yolculuğa çıktığınızı ve altı ay sonra döneceğinizi hayal edin ama şu anki hayatınızdaki hiçbir şeyden altı ay boyunca haber alamayacaksınız. Döndüğünüzde sizce ne kadar şey değişmiş olur? Ya da şöyle sorayım; aynı kalan bir şey olur mu? 3 gün arkadaşlarımızda konuşmayınca ne dedikodular birikiyor, ayları siz düşünün. Bir başka örnek trendler. Bu sezonun modasını sonraki sezon giydiğinde linçleniyorsun resmen, sosyal medyadaki bir akım 2 hafta sonra geçmişte kalmış oluyor. Hıza yetişebiliyor musunuz? Kim yetişir ki? Bunlara uymaya çalıştığınızda evet, hızlı ve anlamsız yaşamış olursunuz. Galiba burada yazara katılıyorum ama başta da demiştim zaten, biraz katılıyorum, biraz katılmıyorum.  

 

“Yaşam sürecindeki genel hızlanma insanın derin düşünme yetisini elinden alır.” 

 

Kitap güzel aslında ama eksik. Bana hayat üzerinden değil de hızlı yaşamayı tüketim üzerinden anlatsaydı daha ikna edici olurdu. Neyse yazarın değinmediğine ben değineyim.  

 

Eskiden moda yılda iki kez değişirmiş. Yaz ve kış. Sonra baharlar eklenmiş derken şu an yılda 52 haftada trendler değişir hale gelmiş. Bunu ben değil, modacılar söylüyor. Eskiden bir kıyafetin yapımı günler, aylar sürerken şu anda günde kim bilir ne kadar üretiliyor. Üretim çoğaldıkça kalitesi azalıyor çünkü yetmiyor. Daha fazla alınsın diye daha erken yıpranıyor. Biz de bu sürecin içinde çürüyüp gidiyoruz. Bu konuda “the true cost” belgeselini öneririm. 

Moda dedik ama teknoloji, ev eşyası hatta ev ve arkadaşlıklar bile bu hızlı yaşamın kurbanı olmuş durumda. Günübirlik ilişkiler, sürekli değişen sevgililer, yalnız kalınca sanki hayattan kopmuşsun hissi... Ne kadar acınası haldeyiz farkında mısınız? Kendimizi yok ediyoruz ve bunun için inanılmaz bir çaba sarf ediyoruz. Sizce de biraz durup düşünmenin zamanı gelmedi mi? Bu yüzden artmadı mı zaten yogaya rağbet? Anda kalmak bu yüzden trend değil mi? Trend olmasa bilir miydik peki? Fark eder miydik? Sorgulama özelliğimiz kaldı mı hala? 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Platon-Devlet

Pilates Nasıl Ortaya Çıktı?

Anneler Gününün Hikayesi