Kayıtlar

Lafargue ve Tembellik Hakkı

Çalışmak çok güzel, evet. Herkes çalışmalı, çalışmazsak hiçbir şey olmaz. Daha çok kazanmak için daha çok çalışmalıyız. Peki bu kadar çalışırken yaşamaya devam edebiliyor muyuz? Çok çalışıp zamanı olmadığından kazandığını harcayamayan insanlar vardır. Bizi bu insanlardan ayıran ne?  Çalışmak, çalışmak, çalışmak. Evet, çok önemli ama bu kadar çok olması gerekli mi?  "Hıristiyan ahlakın sefil bir taklidi olan kapitalist ahlak, işçinin tenselliğini lanetliyor. Üreteni en asgari ihtiyaçlara indirgemeyi, keyiflerinden ve tutkularından arındırmayı ve acımasızca, dur durak bilmeden çalışan bir makine işlevine mahkûm etmeyi hedefliyor." Paul Lafargue'nin bir diğer görüşü ise: "Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıfları garip bir çılgınlığın pençesine düşmüş. Bu çılgınlık, talihsiz insanlığa iki yüzyıldır eziyet eden bireysel ve toplumsal sefaleti de peşinde sürüklüyor. Çalışma aşkıdır bu çılgınlık, bireyin soyu sopuyla birlikte canının çıkarılmasına dek var...

Fromm ve İtaatsizlik

 “Yüzyıllar boyunca krallar, rahipler, derebeyleri, sanayici patronlar ve ebeveynler, itaatin bir erdem, itaatsizliğin ise bir ahlaksızlık olduğunda ısrar etmişlerdir. Yeni bir bakış açısı getirmek için, bu görüşe karşı şu açıklamayı öne sürelim: İnsanın tarihi, bir itaatsizlik eylemiyle başlamıştır ve bir itaat eylemiyle sonlandırılması beklenmedik bir şey değildir.” diye başlar kitap. Adem ve Havva’yla, Yunan miti Prometheus’u ele alır. Adem ve Havva ilk günahı işlemeseydi cennetten kovulup dünyaya gelmeyeceklerdi ve biz var olmayacaktık. Prometheus ise tanrılardan ateşi çalıp insanlara vermeseydi insanlık son bulacaktı. İtaatsizlikle başladı insanlık tarihi, itaat neden sonu olmasın?  “Eğer itaatsizlik insanlık tarihinin başlangıcını oluşturduysa, itaat de pekâlâ bunun sona ermesine neden olabilir.”  Varlığımızın en büyük kanıtı düşünebilmemiz aslında ve düşündükçe hem kendimizle hem çevremizle hem de bize dayatılanlarla çelişmeye başlarız. Kabuğumuzdan sıyrılırız. Art...

Demokrasi ve İtaatsizlik

 İtaatsizlik dediğimiz kavram günümüzde çok kötü bir şeymiş gibi bize sunulur oysa demokratik toplumların olmazsa olmazıdır. Demokrasi, halkın oybirliğiyle seçtiği, halkın iyiliği, gelişimi için çalışan, halkın sözcüsüdür aslında. Demokratik toplumda başa gelen kişi onu seçen halkın istek ve düşüncelerini hiçe sayamaz. Hiçe sayıyorsa zaten o devlet demokratik olmaz. Halk, istemediği bir durum olduğunda devlete “hayır” diyebilir. Yani devlete itaatsizlik eder. Halkın seçtiği devlet, halkı dinlemezse protesto edilir. İtaatsizlik halkın hakkıdır. Thoreau da Sivil İtaatsizlik kitabında bunları anlatıp bizi aydınlatmıştır. Tabii bu itaatsizliğin kavgayla, gürültüyle değil konuşarak gerçekleşmesi gerektiğini de ele almış; sözsüz eylemlerin ve eylemsiz sözlerin itaatsizlikten ziyade boş safsata olduğunu ileri sürmüştür.  *Özgürlük olmadan sivil itaatsizlikten söz edilemez. Sivil itaatsizlik, demokratik bir ortamda var olabilir. Söz konusu demokratik ortamda birçok sorun çözülebilir. ...

Kadın sadece aşkı bilir

 "Kadınlardan arkadaş olmaz: o sadece aşkı bilir." diyor Nietzsche 19. yüzyılda. Ondan daha geriye baktığımızda kadınların tabiri caizse "cilve yapmak, erkeğe kendini beğendirmek, evi çekip çevirmek, çocuk yapıp bakmak" üzerine kurulu bir hayatları var. Kadınların aklı yok, düşünemez, karar veremez, söz hakkı da yok.  Geçmişi bir kenara bırakıp günümüze baktığımızda ise tam tersi bir anlayış ortaya çıkıyor. "Erkekten arkadaş olmaz: onun aklı başka yerdedir." Bu sefer erkeklerden uzak durulması, kadınların erkeklere göre çok daha akıllı, mantıklı olduğu söyleniyor. -halk dilinde-  Bu olayda öne çıkan argümanlar arasında en dikkat çekeni ise: toplum baskısı. Toplum kadını ve erkeği hangi konuma koyuyor? Feminizm de aslında tam olarak bunu eline alıyor. Neden erkekler akıllıyken biz kadınlar aptal, beyinsiz konumuna düşüyoruz? Neden sadece evlenip çocuk bakmak zorundayız? Neden okuma, düşünme, çalışma hakkımız yok? Neden hayatımız bir erkeğin elinde? Biz kadı...

Hümanizm

Resim
  Hümanizm (İnsancılık) Hümanizmden bahsetmeden önce biraz geçmişe bakalım. Antik dünya zamanında felsefe, bilim, düşünce, insanlık, din her şey iyi durumdadır. Daha da ilerlemesi beklenirken Roma İmparatorluğun yıkılışıyla barbar krallık, imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Yaklaşık 1000 yıl süren dönem boyunca her şey oldukça geriye gitmiş, halkı elinde tutmak için baskılar çoğalmıştır. İşin tarih kısmını bir kenara bırakacak olursak bu dönemde insanlar önemsenmemiş; hatta kötü, günahkar görülmüştür. Bu 1000 yıl içerisinde olayları değiştirmek, insanları aydınlatmak isteyenler olsa da susturulmuş hatta idam edilmiştir. Ta ki 14. yy sonlarına kadar.  14. yy sonlarında insanların önemli olduğunu insanlığa hatırlatan bir akım ortaya çıkmıştır: Hümanizm.  Hümanizm kelime anlamı olarak insan odaklılık, insan merkezcilik, insancıllık demektir. Hümanizm; ortaçağ anlayışı olan insanın günahkar doğduğunu reddederek insanı üstün kılmış; insan aklını, adaleti, etik kavramlarını teme...

Edebiyat Akımları

Resim
    EDEBİYAT AKIMLARI Edebiyat Akımı ya da Edebi Akım dediğimiz şey: Belli bir tarihsel süreçte; ortak düşünce, estetik ve sanat görüşüne sahip insanların bir araya gelerek bazı ilkeler doğrultusunda şekilsel ve içeriksel olarak ortaya koydukları eserin edebi anlayışıdır.  Edebi akımların başlangıç ve sonu vardır. Ortaya çıkar, olgunlaşır, zirveye çıkar ve söner.  Edebi akımlar genellikle birbirlerine tepki olarak çıkarlar ama bunlar zıt olduğu kadar benzerdir de.  Her akımın temsilcileri vardır. Temsilcilerle kurucular aynı kişi olmak zorunda değildir. Bir yazar sadece tek bir akımda yazmak zorunda da değildir. İki zıt akımdan da eserler veren yazarlarımız mevcuttur.  Edebiyat akımları şunlardır;  -KLASİSİZM (KURALCILIK / AKILCILIK) -ROMANTİZM (DUYGUCULUK / COŞUMCULUK) -REALİZM (GERÇEKÇİLİK) -NATÜRALİZM (TABİATÇILIK)(DOĞALCILIK)(AŞIRI GERÇEKÇİLİK) -PARNASİZM (ŞİİRDE GERÇEKÇİLİK) -SEMBOLİZM (SİMGECİLİK) -EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK) -DADAİZM (KURALSIZLI...

Bilinçaltım Bana Mı Ait?

 BİLİNÇALTIM BANA MI AİT? Fabrikaların kurulmasıyla insan gücüyle üretilen ürünler, daha az insan gücüyle daha çok üretilmeye başlıyor. Üretimin artmasıyla fiyatlar azalıyor ve herkes ihtiyacına kavuşmuş oluyor. Üretim fazlası ürünler dışarıya satılıyor ama fabrikaların çoğalmasıyla tek tip satış duraklıyor. Bunun üzerine firmalar rekabete girip farklılaşmaya, seçenekleri arttırmaya başlıyorlar. Peki seçeneklerin çoğalması insanları nasıl etkiliyor? Öncelikle insanlar ihtiyaçlarından ziyade artık zevk için almaya başlıyorlar. Seçenek çok olduğu için karar vermekte zorlanıyorlar ve ne alırlarsa alsınlar akılları alamadıklarında kalıyor. “İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan temel ihtiyaçları sınırlıdır; ancak istekler sonsuzdur.” Bu da hem tüketimi hem zaman kaybını hem de firmaların yanı sıra insanlarda da rekabeti, lüksü, şöhreti ve gösterişi arttırıyor. Hatta bir zaman sonra firmalar artık sadece ürün değil hayat tarzı da satmaya başlıyor. “Kişinin yemek y...

Hayatımı Yazsam Roman Olur Sözünün İroniliği

 "Hayatımı yazsam roman olur!" sözlerini çok duymuşsunuzdur. Aslında baktığımızda hepimizin hayatı bir romandır. Yazarı ise biz.  Günlük yazmayı, program yapmayı falan da bu sebeple çok önerirler zaten. Ne yaptığını, zamanını neye harcadığını gör.  Hani "hiç zamanım yok!" diyoruz ya, sadece bir hafta her gün her saat ne yaptığımızı yazsak o 24 saatin bize nasıl yetmediğini çok net görmüş oluruz.  Konumuza dönüp daha geniş bir şekilde baktığımızda yaşadığımız dünyaya kadar her şeyi bir kitap olarak görebiliriz. Yazarı zaten belli. Evrenin oluşumundan itibaren kitabın başladığını düşünün. Çağları da cildi olsun. Serinin içinde bir kitaptasın. Küçük yazılı, kalın bir kitap. Sen o kitabın içinde sadece bir kez adı geçen, belki adı bile geçmeyen bir karaktersin. Silüet.  Nokta kadar değerin yok derler ya o hesap işte. Nokta kadar değerin yok olduğun kitapta. Yaşadığın dünyada. Nefes aldığın coğrafyada. Doğduğun ilde bile.  Ya da kendini bir filmin içinde hayal e...